Saintes Maries De La Mer

Saintes Maries De La Mer

Barcelona’dan Nice’ e devam edecek olan yolculuğumuzda tam ortada bir yerlerde bir gece konaklamaya karar verdik. Tamamen tesadüfi bir şekilde Camargue bölgesinde bulunan küçük bir fransız kasabası olan Saintes Maries De La Mer‘de cok güzel bir otelde (Ubud Design Appart Hotel) konakladık. Tasarımı ve ortamıyla cok keyifli bir oteldi. Plajında bolca dalga kıranlar var ve denizi içine girildiğinde nefes kesecek kadar soğuk olmasına ragmen bu tatilimizin en akılda kalıcı ve geri kalan günleri burada mı geçirsek dedirtecek sevimlilikte bir kasabaydı. Deniz ürünlerine sahip bir çok restauranttan Le Piccolo’da yedik akşam yemeğimizi. Oldukça lezzetli mezeleri, peynirleri ve şarabıyla çok güzeldi. Sahibi soğuk fransızlara nazaran oldukça güleryüzlü ve türk insanında ki misafirperverliğe sahipti diyebilirim. Atları, denizi,, yemekleri , şarapları ve peynirleriyle ileride tekrar gidilesi nitelikte Saintes Maries De La Mer..

Road Trippin

Geçtiğimiz sene eylül ayında senelerdir asparagas haberlerinin bile heyecanlandırdığı bünyelerdeki RHCP rüyası gerçekleşti İstanbul’da. Performanslarının harika ama organizasyonun bir o kadar kötü olduğu bir konser geçirdik. Zıp zıp zıplayıp kendimizden geçemedik belki ama bir çoğumuzda unutulmaz dakikalara imza attılar. Gecenin favorisi benim için Flea oldu.. Umarım daha iyi bir organizasyonla tekrar gelirler ya da en olmadı biz gideriz onlara.

Road Trippin en sevdiklerim arasındadır.

Hazır Road Trippin demişken  tatil için eğer bilmediğiniz yollarda ilerlemek, ara  sokaklarda kaybolmak, tatmadığınız yemekleri yiyip, deniz ve güneşe doyarken, gün batımlarında dinlenerek bir tatil yapmak istiyorsanız geçen yaz tecrübe ettiğimiz kendi belirlediğimiz rotalı tatilimizden bahsetmek isterim.

Marsilya:

Tatilimizin başlangıç noktası olarak belirlememizdeki en önemli sebep hem gitmeyi düşündüğümüz şehirlerin tam ortasında olması hemde uçuşların diğer şehirlere gore daha uygun olmasıydı. Marsilya’ya vardığımızda öğlen saatleriydi ve   daha önceden ayarladığımız aracımızı almak üzere hemen havaalanında bulunan Avis’e gittik. Belirtmemde fayda olacaktır bu tatile 6 yetişkin ve 2,5 yaşlarında bir kız çocuğuyla çıktık.

DSC_5482Kiraladığımız 9 kişilik Renault Traffic araca ek olarak navigasyon ve bebek koltuğu ekletebiliyorsunuz. Arabadan yana pek bir sıkıntımız olmadı sadece gittiğimiz şehirlerdeki otoparkların yükseklikleriyle alakalı bir takım mücadeleler yaşadık .( Anten bantlamalar, geçerdi geçmezdi iddiaları , park edene kadar göz kapatıp hadi lütfen dilekleri gibi gibi )

DSC_5451

Barcelona’ya gitmek üzere Marsilya’dan yola çıktık (Arası yaklaşık 500 km civarı).

 It’s time to leave this town

It’s time to steal away

Let’s go get lost

Anywhere in the Europe.

 Figueres

Katalan bölgesinde yer alan Salvador Dali’nin doğum yeri olan ve  Dali Müzesiyle anılan küçük bir kasaba Figueres. Müzeyi bulmak çok zor değil oldukça tabela veya yoldan kime sorsanız o tarafi tarif ediyor diyebilirim. Carrer De La Rambla caddesinde bulunan harika parkın önünde fotoğraflar çektikten sonra emin adımlarla müzeye doğru ilerliyoruz.Müze Dali’nin en büyük eseri diyebilirim. Bizzat kendi tasarladığı müze, çatısında yumurtalarıyla masallardan fırlamış gibi duruyor karşımızda.(1974). Dali’nin mezarı yaşamına başlangıç yaptığı bu şehirde, kendi dizayn ettiği müzesinin mahseninde yer almakta.Figueres’ e varış saatimizin geç olması nedeniyle müzeyi gezemesekte Barcelona’ya tekrar gitme nedenlerinden biri olarak  listemizde yerini aldı diyebilirim.Akşam yemeğimizi müzenin yanında bulunan Burger Placa’ da yedikten sonar Barcelona’ya doğru yola koyulduk.

figueresBarcelona

Gece 1 civarında aklımızı hatta ruhumuzu geride bırakacağımız Barcelona’ya varmıştık bile. Airbnb’ de ev arayışında bulunmuş ama hangi ev için iletişime geçtiysek red almıştık. Bunun birinci nedenini tahmin edebiliyorduk ,biri az vakit kalmıştı ev ayarlamaya diğer nedenini de orada öğrendik ki iki sezon varmış yazları o taraflarda. Biri temmuz sonu bitiyor ve yeni sezon ağustos başı başlıyormuş. Bizim tatilimizde tam 3 ağustos’a denk geldiğinden çoktan yerler  dolmuştu.O sebeple gene booking.com imdadımıza yetişirken otel yerine apart tipi bir stüdyo daire tuttuk.İki oda ve amerikan mutfaklı bir salondan ibaretti.

Eve yerleştikten sonra sabah erken saatlerde, şehir güne daha uyanmamışken arabayla caddelerde gezindik umarsız ve amaçsızca. Barcelona caddelerin nefes aldığı tarihi dokunun her ayrı caddesinde korunduğu oldukça düzenli bir şehir. Şehir düzenliyken trafik kuralları da oldukça enteresan. Öyle ki bir yere dönebilmek için öncelikle o yolu tamamlamanız ve bitiminden geri dönmeniz gerekebiliyor ama sanırım bu sayede bu şehirde hiç trafiğe denk gelmedik. İstanbul’umuzun kaçak U dönüşü yapabildiğimiz yollarını özlemedik desek yalan olur. Eğer arabayla bu şehirde gezecekseniz navigasyon cihazı olmadan zorlanabilirsiniz bizden söylemesi. Caddeleri arşınladıktan sonra Platja de la Barceloneta’ya uğrayıp biraz kumlarda oturup denizin, plajın ve limanın güzelliğine seyre daldık. Geceden kalma gençlerin kumlarda uyuduğu ve hala müzik yapmaya devam eden bir başka topluluğun tıngırtıları eşliğinde biraz fotoğraf çektikten sonra kahvaltılık alışverişimizi yakındaki bir marketten yapıp eve döndük. Eve dönerken günü nasıl planlarsak planlayalım yorgunluk gidermek için akşam üzeri denize girilmesi gerektiğine karar vermiştik bile.

İlk olarak kaldığımız yere yakın metroyla Sagrada Familiaya gittik. Hala tamamlanmamış görkemli yapının erken saatlerde ziyaret edilmesini tavsiye ederim yoksa içeri girebilmek için gerçekten uzun  kuyruklar beklemek durumunda kalabilirsiniz. Günün planı şöyleydi : Sagrada Familia’ya metroyla ulaşıp gerekli turistsel burdaydık pozlarını verip La Rambla ‘ya kadar yürüyerek  gitmekti.Tabii bu uzun yürüyüş sırasında Gaudi’nin yapmış olduğu La Pedrera ‘ya uğrayıp sonra devam etmekti amacımız.

La Pedrera’nın tam karşısında kahve molası vererek epeyce süre seyre daldık ve biraz dinlendikten sonra yürümeye devam ettik .Her geçtiğimiz caddenin ardından Barcelona ne kadar da şanslı bir şehir ki nefes alan geniş caddelere ve o caddelerin kesiştiği güzel meydanlara sahip diye düşünerek devam ettik yola.Tamamen tesadüfi bir şekilde Gaudi’nin çılgınlıklarından biri olan  Casa Batlló çıktı karşımıza. Seramikler, taşlar ve demirden oluşan bu yapıdan etkilenmemek mümkün değil.Öyle ki hayatımda ilk defa bir binaya sarılmak istedim. Dönünce de Gaudi’yi biraz araştırıp onun hakkında okumam gerektiğine karar verdim.

barcabankl

La Rambla’ya vardığımızda artık acıkmaya da başlamıştık. Barcelona şehir olarak yaşayan bir şehir. Gecesiyle gündüzüyle deniziyle tarihiyle insanıyla. En yaşayan caddeside La Rambla. Bu cadde üzerinde  en ilgimi çeken binalardan biri eski şemsiye fabrikasının binasıydı.Üzerindeki ejderha heykelinden zaten birçok kişinin gözüne takılabilen bir bina. La Rambla’da turladıktan sonra yemek yemek için Plaça Reial (Kraliyet Meydanı) e gitmeye karar veriyoruz. Oldukça eski ve geniş bir meydanı olan etrafı kapalı, Gaudi’nin tasarladığı lambaların bulunduğu ve tek kişilik banklara sahip meydanda restaurantlardan birinde yer bulduk. Tüm Barcelona tatili boyunca tek iletişimde zorluk yaşadığımız yer burasıydı sanırım.İspanyollarla iletişimde dilin önemini yitirdiği dakikalarda vücut diliyle gayet iletişim kurabilmişken bu ilk günde denk geldiğimiz garson eyvah dedirtmişti. Ama kalan günlerde bu imaj uçtu gitti aklımızdan öyleki ahh be ispanyol olmak vardı şeklinde söylemlerde bile bulunmuş olabiliriz. Meydanda Ece’yle  kuşlar kovalandıktan sonra yorgunluğumuzu denizde noktalamak üzere La Rambla’nın sahil tarafına doğru yürüdüğünüzde bitiminde Kristof Kolomb heykelini görebilirsiniz.İçinde asansör varmış döndükten sonra öğrendiğime göre .Bitiminde sola doğru ilerlediğinizde hemen liman ve sahil boyunca uzanan kordona ulaşıyorsunuz. Bu kordon uzunca bir parkur ve limanı aştıktan sonra Barcelonata plajına varıyoruz. Kumsalı kum ve oldukça geniş. Sabah saatlerinde geceden kalma müzisyenlere veya sahilde uyuklayanlara rastlamanız mümkün. Genelde sahil dendiğinde dizi dizi şenzlonglara alışık olduğumuzda burada şezlong kullanımın az ve insanların kumlarda sere serpe olduğunu görmek hoşuma gitti açıkcası. Ama illaki şezlong istiyorsan az da olsa var yok değil belli bölümlerinde.Günün yorgunluğunu denizde atmaya karar vermekle doğru karar verdiğimizi düşünüyorum.Şansımıza havalarında güzel bir dönemine geldik ve doyasıya tadını çıkardık diyebilirim.Ama genede akşam saatlerine doğru sahilde üşünüyor gündür ne kadar sıcak olsada. Barceloneta durağından metroyla evin yolunu tutuyoruz.Akşam ise Las Rambla’ya gidip  cafe de l’opera ‘nın tarihi atmosferini solumak istesekte kapanmak üzere olduğundan sangria içip muhabbet edebileceğimiz yol üzerinde bir kafede noktalıyoruz günümüzü.

barcaa24l

Ertesi gün, güne denize girdikten ve öğlen için plajlarda buluan beach barlardan birinde nefis pizzalar ile atıştırdıktan sonra Parc de la Ciutadella tarafında hem parkta vakit geçirmek hemde yanımızdaki iki bucuk yaşındaki minik için aslında hemde bizim için  hayvanat bahçesine gitmeye karar verdik. Akvaryum ve hayvanat bahçesi arasında kalmıştık aslında barcelona’ya gitmeden once ama zoo de Barcelona nın Ciutadella parkının içinde olması ve Picasso müzesine lokasyon olarak daha yakın olmasından dolayı tercihimizi hayvanat bahçesinden yana oldu. Oldukça büyük bir hayvanat bahçesi ama aramızda daha evvel Amsterdam daki hayvanat bahçesini ziyaret etmiş olan miniğimizin ebeveynleri Amsterdam’daki daha görülesi olduğunu not düştüler. İçinde havuzda yunus gösterilerinin de bulunduğu hayvanat bahçesinde aslanların peşine o kadar dolanıp tek bir tane orman kralıyla karşılaşmamız pek hoş olmadı açıkcası. Daha sonra parkın içinden yürüyerek insanların parktaki yaşantılarına tanık olurken tarihi dokunun korunması ve yeşilliğin güzelliğine hayran kaldık.Hayvanat bahesinden Picasso müzesine yürümeye karar verdik ama müze için doğru günü seçmemişiz maalesef.Pazar günleri kapalı olduğundan müze ziyaretini check edemeden geride bırakarak yemek yemek için güzel bir restaurant avına çıkmadan evvel akşam barcelona’ya gelinip flamenco izlemeden dönülmez diyerek La Rambla üzerinde bulunan Teatre Poliorama’dan biletlerimizi (kişi başı 35 euro’ydu) akşam için aldık.Akşam yemeği için Tomato Café’de (bence ispanya’da karşılaştığımız en beyefendi ve en sıcakkanlı garsonundan) kızarmış ekmek-domates-sarımsak üçlüsünün önce kızarmış ekmek üzerine sarımsağı rendelercesine sürüp sarımsak rendesi bitiminde domatesle ekmeği  tekrar rende yapar gibi yumuşatıp yememiz gerektiğini öğrendik ki evde de ara ara yapıyoruz.

Tomato Cafe lezzet olarak nefis bir yerdi gerek tapaları gerek, sebze çorbası, midyeleri ve atmosferiyle kalan günümüzde de yemek yemek için doğru seçim olduğunu konuşmuş olsakta ertesi günün planının lokasyonuna ters düştüğü için ilk ve son ziyaretimiz oldu.

Akşam  için komik bir anımız oldu flamenco broşürün üzerinde mekanın Palau De La Musica Catalana  (Place of Catalan Music) müzik salonu olduğunu sanıp araba ve navigasyon yardımıyla gösteriden 15 dakika evvel bu muhteşem yapıya ulaştığımızda anladık ki aslında gösteri biletlerimizi aldığımız La Rambla üzerindeki Teatre Poliorama’daymış. Otoparkta aracı bırakıp iki taksiyle gösteriye yetişirken gösteri başladıktan sonra bizi içeri alıp almayacakları endişesi taşırken taksicinin de kadın olması ve takside gergin klasik müziklere maruz kalmamızda epey güldüğümüz bir yolculuk anısı oldu.Neyseki İspanyol’lardaki rahatlığın güzelliğini yaşayarak biletlerimizi yakmamış ve flamenconun tutkulu kollarına kendimizi bıraktık. Gerçekten büyüleyiciydi! Miniğimizde çok eğlendi ve çocukların gösteriye alınmasıyla ilgili sıfır problem yaşadık diyebilirim.Çıkışta Las Ramblas üzerindeki Amorino’dan dondurma yiyerek geceyi sonlandırdık. Özellikle kavunlu dondurmasını şiddetle tavsiye ederim.

Devamını fırsat bulduğumda yazacağım .Barceolana’dan sonraki duraklarımız sırasıyla Girona, Monpetlier,Sainte Marie De La Mer, Antibes , Nice, Cannes, Monaco ve San Remo..